Kendini Deneyimlemek
Sahte psikolojinin daha doğru bir deyişle sahte ya da sözde “psikoloji bilimin” piyasaya sürdüğü büyük uydurmalardan biri “kendilik”tir. Bir de bu kavramı temsil eden harfler dizini Türkçede uydurma olduğundan, sözde bilim daha da ilginç oluyor. “ Kendilik” İngilizce “self” sözcüğünün karşılığı olarak kullanılıyor. Fransızca “soi” (kendi)yi kendilik olarak çevirmek zorlama olurdu. TDK, kendiliği, “isim, felsefe Bir nesnenin varlığını veya tözünü oluşturan şey” olarak tanımlıyor. Gerçektende “ kendilik” denilinince öylece kendi halinde bulunan bir şeyi anlamak mümkündür. “Varlık” veya “Töz” demek çok zorlama geliyor bana. Zira TDK, “töz”ü, (1.) isim Kök, asıl, cevher,(2.) felsefe, Değişenlerin özünde değişmeden kaldığı varsayılan idealist kavram, cevher, olarak tanımlıyor. Varlık öze karşıt bir şeydir, özü aşmıştır eğer tabi ki, öyle varsayılabilecek bir öz var ise…
Uydurmanın ve kafa karışıklığının nereye kadar gidebileceğini terapi eğitimleri veren bir Uzman Doktor’dan alıntıladığımız aşağıdaki metinin de görülebilir:
“Kendilik kavramının , gerçekleştirme eğiliminin bir türevi olan kendini gerçekleştirme eğilimi tarafından sürdürüldüğü kabul edilir.”
Kendilik, sadece kendilik olarak kalsa, kafa karışıklığı bir nebze kabul edilebilir olurdu; en nihayetinde, benlik, kendilik gibi kavramlar iletişimsel, felsefi, psikolojik kolaylıklar sağlarlar. Bu kavramlar hakiki hakikat olarak görülmeye başlandığı andan itibaren, “ayakkabı fırçasını memeli hayvanlar sınıfına koyup onun süt vermesini beklemek” gibi bir eğilim içine girmiş oluruz. “Gerçek kendilik”, “sahte kendilik”, “kendilik bozuklukları” gibi edebi değeri belki yüksek, felsefi ve bilimsel değeri müphem yel değirmenleriyle didişmeye başlarız.
Popüler psikolojinin, “kendini bil”, “kendin gibi ol”, “var olma sebebini keşfet”, “içindeki devi uyandır”, “kendi renginde yaşa” iddiaları, öyle bir yerlerde, bizden başka bizim bir hakikimiz olduğu ve sanki onu kazıp bulmamız gerektiği gibi bir dayatma ile karşı karşıya bırakıyor bizi. Bir kendimizi bilsek, neyi nasıl yapacağımızı daha iyi anlayacağız. “Neden ben?”, “Neden bunlar benim başıma geldi” sorularına da yanıt bulup iç huzura kavuşacağız gibi. Gerçekten inanıp kazmaya başladığımızda ise sanki daha çok batıyor, kendimizi kaybediyoruz.
“Nasıl olurda ben olmayan ben, beni bilecek? Beni bilen ben, nasıl olacak da ben kalacak?  Bunlardan hangisi ben olacağım gerçekten ve bu arada kendim olmayı unutmayacağım”
“Self-knowledge is of social origin. It is only when a person’s private world becomes important to others that it is made important to him. It then enters into the control of the behavior called knowing” (Skinner, 1974, p. 31).
“Kendini bilme, sosyal kökenlidir. Sadece bir kişinin iç dünyası, başkaları için önemli hale geldiğinde onun için de önemli hale gelir. Daha sonra, bilme denilen davranışların kontrolüne girer”( Skinner, 1974, s. 31).
 
Sorun, her birimiz ne kadar biricik olsak da varlığımız; biyolojik, psikolojik varlığımız, kökünden sosyaldir. Varlığımız, toplumsal ilişkilerden doğar ve “kendiliğimiz” (benliğimiz) bu toplumsal ilişkiler içerisinde biçimlenir. Biz bu toplumsal ilişkileri hazır halde buluruz yani deyim yerinde ise içine doğarız. Varlığımızı oluşturan şey, bilincimiz değildir; tam tersine, bilincimizi oluşturan, çerçeveleyen, biçimlendiren şey içine doğduğumuz bu toplumsal ilişkilerdir. Bu ilişkiler bir insanın ömrü dahilinde bile büyük değişimler gösterebilir, kendimize dair fikirlerimiz de ne kadar sabit gözükürse gözüksün aslında durmaksızın değişir. Biz hep aynı anda ve aynı kişi imiş gibi konuşuruz. Oysa bir an sadece bir andır, hep o anda ve o kişi olma olasılığımız yoktur. Aslında kendimizi yaşamak, kendimizi deneyimlemekten başka bir yolumuz yoktur. Aranıp bulunabilecek bir kendilik bu anlamda içerde değil dışardadır. Eğer böyle ise, “kendilik bozuklukları” daha ziyade toplumsal karşılıklı-etkileşim (interaksiyon) bozukluklarıdır sadece “hasta” olan kişi değil sosyal çevre de bu ilişkileri düzenlemede sorun yaşamaktadır.
250 000 yıldır, dünyayı ve onun içinde var olmayı birbirimizden öğreniyoruz ve öğrenmek için doğuyoruz. Kimin kim olduğunu, kendimizin kim olduğunu, neye ne diyeceğimizi, neyi nasıl yapacağımızı değil sadece nasıl olacağımızı ve kendimiz olmayı da bu toplumsal karşılıklı etkileşimlerden ve onların içerisinde öğreniyoruz. Bu öğrenme süreçlerinin bir bölümü diğer hayvanlarınkine tamamıyla benzerdir. Karga ve Şempanze gibi en zeki hayvanların bile sahip olmadığı bir şeye; dile sahiptir insanlar. Dil, insana sadece kendinin kendi olduğunu öğretmez, hiç deneyimlemediği, görmediği, koklamadığı, duymadığı, dokunmadığı, hissetmediği şeyleri de öğrenmesini sağlar.